SABCS 2025 : Meme Kanserinde Klinik Pratiği Etkileyen Başlıca Gelişmeler
San Antonio Breast Cancer Symposium (SABCS) 2025, 9–12 Aralık 2025 tarihleri arasında ABD’nin San Antonio kentinde düzenlendi. Meme kanseri alanında dünyanın en saygın bilimsel toplantılarından biri olan SABCS, bu yıl da multidisipliner tedavi yaklaşımlarını, temel ve translasyonel bilimle bir araya getiren güçlü bir program sundu.
Toplantıda, bazıları klinik uygulamayı doğrudan etkileme potansiyeline sahip çok sayıda önemli çalışmanın sonuçları ilk kez paylaşıldı.
Aksiller Cerrahiyi Değiştiren Dönüm Noktası
Bu yılki William McGuire Konferansı, erken evre meme kanserinde aksiller (koltuk altındaki lenf bezlerine yönelik cerrahi işlemler) cerrahi yaklaşımı kökten değiştiren ACOSOG Z0011 çalışmasının mimarı Armando Giuliano tarafından verildi.
Uzun yıllar standart kabul edilen aksiller lenf nodu diseksiyonunun, seçilmiş sentinel lenf nodu pozitif hastalarda güvenle atlanabileceğini gösteren bu çalışma, başlangıçta ciddi etik ve bilimsel tartışmalara yol açmıştı. Günümüzde ise modern aksiller yönetimin temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor.
Yaşam Tarzı ve Meme Kanseri Riski
SABCS 2025’te yaşam tarzı faktörleri önemli başlıklardan biri oldu. Sunulan veriler, meme kanseri vakalarının büyük bölümünün kalıtsal olmayan nedenlerle geliştiğini ve alkol tüketimi, obezite, fiziksel hareketsizlik ve sigaranın risk üzerinde belirgin etkileri olduğunu ortaya koydu.
Özellikle alkol tüketimi için “güvenli bir miktar” olmadığı, düşük düzey alkol alımının dahi meme kanseri riskinde artışla ilişkili olduğu vurgulandı. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesiyle meme kanseri insidansının yaklaşık üçte bir oranında azaltılabileceği ifade edildi.
Genç Kadınlarda Meme Kanseri ve Üreme Sağlığı
Genç yaşta meme kanseri tanısı alan kadınların sayısındaki artış, kongrede özel olarak ele alındı. Bu hasta grubunda tedavi süreci yalnızca tümör biyolojisiyle değil, aynı zamanda gebelik planlaması, doğurganlık ve psikososyal etkilerle birlikte değerlendirildi.
Daha önce açıklanan POSITIVE çalışmasının sonuçlarına atıf yapılarak, gebelik amacıyla endokrin tedaviye geçici ara verilmesinin kısa vadede olumsuz klinik sonuçlara yol açmadığı hatırlatıldı. Oturumlarda, hasta merkezli üreme sağlığı yaklaşımlarının meme kanseri bakımının ayrılmaz bir parçası olması gerektiği vurgulandı.
Lobüler Meme Kanseri: Tanı ve Tedavide Zorluklar
İnvaziv lobüler karsinom (ILC), tanısal güçlükleri, kemoterapiye değişken yanıtı ve geç nüks eğilimi nedeniyle kongrede öne çıkan bir diğer konuydu.
ILC’ye özgü klinik çalışmalar, potansiyel biyobelirteçler ve CDK4/6 inhibitörleri ile antikor–ilaç konjugatlarının bu hasta grubundaki rolü tartışıldı. Ayrıca, MRI’nin tanı ve izlemdeki önemi ile geç tanı riskine dikkat çekildi.
ctDNA ve Kişiselleştirilmiş Tedavi Yaklaşımları
Dolaşımdaki tümör DNA’sı (ctDNA), SABCS 2025’te kişiselleştirilmiş tedavinin en önemli başlıklarından biri olarak ele alındı. ctDNA temelli yaklaşımların, minimal rezidüel hastalığın saptanması ve nüks riskine göre tedavinin uyarlanmasında önemli bir potansiyel sunduğu vurgulandı.
Bu sayede bazı hastalarda tedavinin yoğunlaştırılabileceği, düşük riskli hastalarda ise gereksiz ve toksik tedavilerden kaçınılabileceği ifade edildi.
Öne Çıkan Klinik Çalışma Sonuçları
Kongrede metastatik meme kanserine yönelik birçok önemli çalışma sonuçları paylaşıldı:
- HER2CLIMB-05 çalışmasında, ilk basamak idame tedavide tucatinib eklenmesinin progresyonsuz sağkalımı uzattığı gösterildi.
- DESTINY-BREAST09 çalışmasında, trastuzumab deruxtecan temelli yaklaşımın standart tedaviye kıyasla belirgin klinik fayda sağladığı bildirildi.
- ASCENT-04 çalışmasında, triple negatif meme kanserinde ADC ve immünoterapi kombinasyonu kemoterapiye üstün bulundu.
- TROPION-Breast01 çalışmasında, hormon reseptör pozitif, HER2 düşük hastalarda yeni nesil ADC’lerle progresyonsuz sağkalımda iyileşme saptandı.
SABCS 2025’te sunulan veriler, meme kanserinde tanı ve tedavi yaklaşımlarının giderek daha seçici ve bireyselleştirilmiş bir yapıya yöneldiğini gösterdi. Cerrahi kararların sadeleşmesi, yeni nesil sistemik tedaviler ve biyobelirteç temelli izlem stratejileri klinik pratiğe önemli katkılar sağladı. Kongre, hasta merkezli ve kanıta dayalı bakım anlayışının güçlendiğini ortaya koydu.